Türkiye, ekonomik yapısı gereği geniş bir işçi sınıfına sahip. Çalışma hayatının büyük bir bölümü sanayi, hizmet ve tarım sektörlerine dağılmış durumda. 2023 verilerine göre, Türkiye’de toplam istihdamın yaklaşık %55’i hizmet sektöründe, %22’si sanayide, %18’i tarımda ve geri kalan kısmı inşaat gibi farklı sektörlerde yer alıyor. Ancak bu dağılımın arkasında yatan en büyük gerçek, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarının giderek yaygınlaşması.
Son yıllarda taşeron çalıştırma, esnek istihdam ve güvencesiz iş modelleri yaygınlaşmış durumda. Bu durum işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını doğrudan etkiliyor. Özellikle özel sektörde belirli süreli iş sözleşmeleri, kıdem tazminatına erişimi kısıtlıyor ve iş güvencesini ortadan kaldırıyor. Türkiye’de asgari ücret, çalışan nüfusun büyük bir bölümünü doğrudan etkiliyor. 2024 itibarıyla net asgari ücret 17.002 TL olarak belirlendi. Fakat ekonomik kriz ve yüksek enflasyon nedeniyle bu ücret, birçok işçi için temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalıyor. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK-AR) araştırmalarına göre, çalışanların %50’den fazlası asgari ücret veya biraz üzerinde maaş alıyor. Konut, gıda ve enerji fiyatlarındaki artış, işçilerin geçim mücadelesini daha da zorlaştırıyor. 27 Aralık 2024 tarihli ve 32765 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan "Asgari Ücret Tespit Komisyonu Kararı"na göre, 1 Ocak 2025 tarihinden itibaren uygulanacak asgari ücret brüt 26.005,50 TL, net 22.104,67 TL olarak belirlenmiştir. Ancak enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında bu ücretin işçilerin alım gücünü ne ölçüde koruyacağı büyük bir soru işareti olarak duruyor.
Özellikle büyük şehirlerde yaşayan işçiler, yüksek kira bedelleri ve temel tüketim maddelerine erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle geçim mücadelesi veriyor. Birleşik Kamu İş Konfederasyonu’nun yaptığı araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 2024 sonunda 45.000 TL’yi aşmış durumda. Bu da gösteriyor ki, asgari ücretle çalışan milyonlarca işçi için yoksulluk artık kaçınılmaz bir gerçek haline gelmiş durumda. Üstelik, lüks olarak görülmeyen birçok temel ihtiyaç bile artık lüks kategorisinde değerlendiriliyor. İşçi sınıfı, aza kanaat etmesi gerektiği düşüncesine yönlendiriliyor ve bu durum sistematik olarak normalleştiriliyor.
Türkiye’de yasal haftalık çalışma süresi 45 saat olarak belirlenmiş olsa da, fiili çalışma süreleri genellikle bu sınırın üzerinde seyrediyor. İşçilerin büyük bir kısmı fazla mesai yaparak geçimini sağlamak zorunda kalıyor. DİSK-AR verilerine göre, Türkiye’de işçilerin %40’ından fazlası haftada 50 saatten fazla çalışıyor. Özellikle sanayi ve hizmet sektöründe fazla mesaiye kalmak, işten çıkarılma korkusuyla bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Kayıt dışı çalışma sorunu da Türkiye’de işçilerin çalışma saatleri ve haklarını doğrudan etkiliyor. TÜİK verilerine göre, kayıt dışı çalışanların oranı %30’un üzerinde. Bu işçiler, fazla mesai ücretlerinden, sigorta primlerinden ve diğer sosyal haklardan mahrum kalıyor.
İşçi Sağlığı ve Güvenliği
Türkiye, işçi sağlığı ve güvenliği açısından Avrupa’da en fazla iş kazasının yaşandığı ülkeler arasında yer alıyor. 2023 yılında iş kazalarında hayatını kaybeden işçi sayısı 2.000’i aştı. Özellikle madencilik, inşaat ve sanayi sektörlerinde iş güvenliği önlemlerinin yetersizliği, ciddi yaralanmalara ve ölümlere neden oluyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) raporlarına göre, iş kazalarının büyük bir kısmı önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor.
Bunun yanı sıra meslek hastalıkları da ciddi bir sorun. Ne yazık ki Türkiye’de meslek hastalıkları resmi kayıtlara yeterince yansıtılmıyor. İşçilerin uzun saatler boyunca sağlıksız koşullarda çalışmaları, solunum hastalıkları, kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları ve ruhsal sorunlara yol açıyor.
Sendikalaşma ve Örgütlenme Engelleri
Türkiye’de işçilerin önemli bir kısmı sendikasız çalışıyor. Resmi verilere göre, sendikalaşma oranı %14 civarında olsa da, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin oranı %7’nin altında. İşveren baskısı, hukuki engeller ve işten çıkarılma korkusu, sendikal örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Özellikle özel sektörde sendikal faaliyetlere katılan işçilerin işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalması, örgütlü mücadelenin önündeki en büyük engellerden biri. Öte yandan, sendikaların etkinliği de ciddi bir tartışma konusu. Bazı işyerlerinde sendikaların işverenle işbirliği içinde olduğu ve işçilerin haklarını yeterince savunamadığı eleştirileri sıkça dile getiriliyor.
Türkiye’de kadın olmak, hangi sektörde çalışılırsa çalışılsın başlı başına bir mücadele gerektirirken, işçi olmak bu mücadeleyi daha da zorlaştırıyor. Kadın işçiler, toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle yalnızca düşük ücretle ve güvencesiz koşullarda çalışmakla kalmıyor, aynı zamanda mobbing, taciz ve ayrımcılıkla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Çalışma saatlerinin esnekleşmesi ve kreş olanaklarının yetersizliği de kadınların iş gücüne katılımını zorlaştırıyor. Türkiye’de kadın işçilerin yaşadığı sorunlar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak ele alınması gereken çok boyutlu bir konu.
İşçi Hakları İçin Neler Yapılmalı?
Türkiye’de işçi haklarının iyileştirilmesi için sendikalaşmanın teşvik edilmesi, iş güvenliği önlemlerinin artırılması ve çalışma saatlerinin insani seviyelere çekilmesi gerekiyor. Bununla birlikte iş güvencesinin sağlanması ve asgari ücretin enflasyona göre düzenlenmesi, işçilerin yaşam standartlarını yükseltebilir. Sosyal politikalarla işçi haklarının korunması ve denetlenmesi, Türkiye’nin çalışma hayatında kalıcı iyileşmeler sağlayabilir. İşçilerin örgütlenme özgürlüğünün sağlanması, iş güvenliği yasalarının sıkı denetlenmesi ve kayıt dışı çalışmanın önlenmesi, işçi sınıfının geleceğini şekillendiren en kritik adımlardır. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi, işçilerin yalnızca ekonomik haklarının değil, aynı zamanda sosyal güvencelerinin de güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Etkin denetim mekanizmaları ve sosyal devlet politikalarıyla desteklenen bir çalışma hayatı, işçilerin insanca yaşama ve çalışma haklarını güvence altına alabilir.
